Hepimizin Kendine Özgü Yolları Yardır

O zaman, hepimiz şu üç tohuma sahibiz: içsel bir yaşamın olduğunu bilmek, kutsallık duygusu, ahlak ve doğal adalet duygusu.

Ancak bunlar tohumdurlar. Ruhsal uygulamaların a-macı onları eşsiz potansiyellerine kavuşturmak ve büyütmektir. Bu tohumları tam büyümeye ulaştırdığımız zaman hepimizin aynı olacağını varsaymak, kaçınmamız gereken bir tuzaktır. Hepimizin kendimize ait psikolojik bir geçmişi, kendimize özgü kimlikleri ve kişilikleri vardır. Rahibe Teresa’ya sadece bir erkek olduğum için benzemiyor değilim. Ben ne ona, ne İsa’ya ne Buda’ya benzerim, çünkü ben kendimim.

Bir keresinde, meditasyon yaparken, kusursuz olduğumda neye benzeyeceğimi düşünüyordum. Ünlü mistik hocaların, din kurucularının ve kurtarıcıların – Kutsal ve Mükemmel Olanlar-imgeleri ile oynuyordum. Birdenbire hepsi yok oldular ve ben kendi görüntüm ile baş başa kaldım. Bildiğimden daha değişik değildi, ama kusursuz bir şekilde tatmin ediciydi. Bu eğlendirici, sade ve bütünleştirici bir deneyimdi. Çengellerden özgür kalmışcasına kendi potansiyelimin ve bilincimin tadına varmıştım. Keyif verici ve neşelendiriciydi. Aynı zamanda hala her zaman olduğum herşeydim. Başka bir şeye değil kendime dönüşmüştüm. Bu hepimiz için doğrudur. Ancak yine kendimizle dönüşür ve kendimizle değişebiliriz.

Gül Haçlıları: Doğaüstü felsefesini insan ilişkilerine uygulamaya çalışan uluslararası bir demektir.

Anteni Açmak

Hayatımın büyük bir kısmı ruhsal dönüşüm yolunda bilinçli bir şekilde yürüyen insanlar ile birlikte geçti. Hem bu yolda ilk adımlarını atan insanlar hem de ruhsal eğitmenler ile çalıştım. Ve gördüğüm o ki, hepi mizin yapmaya eğilimli olduğumuz bir hata var ve bu hata kaçınılmaz bir şekilde kendi psikolojimizden kaynaklanan problemlere yeteri kadar önem vermiyor olmamızdır.

Eğer bu problemler manevi yolculuğumuzun en başında gerçeği yansıtan bir şekilde tanımlanamaz ise, ruhsal dönüşümümüze yaklaşımımızdaki temel tutumumuz ve hizmetlerimiz daha en baştan dengesiz olur. Eğer ilk tutumumuz bunu anlamaya yönelik değilse, ruhsal, manevi uygulamalarımızın en temelinde zorluklar yaratmaya, aldanma ve inkarlara eğilimli oluruz. Birçoğumuz psikolojik gerçekliği kavramada isteksiz olduğumuzdan, bu konu özel bir dikkat gerektirmektedir. Aslında, bir çok insanın maneviyata karşı şüphe içinde olmasının gerçek nedeni, manevi dünyayı deneyimleyen insanların insan olmanın psikolojik gerçekliğine karşı bilgisiz olmasıdır.

Yolun daha en başında antenlerimizi açmaya ihtiyacımız vardır. Hem içimizdeki hem de dışımızdaki yanılsamaları, hiç durmadan algılayan, inceleyen iki tane görünmez radar başımıza iliştirilmiştir.

İlk İncinebilirlik

Şimdi insani durumları gözden geçirelim ve dikkatimizi yeni doğmuş bir bebeğin zor şartları üzerinde toplayalım.

Doğum esnasında olağanüstü bir enerji mevcuttur, ancak bu enerjinin merkezi bitkin düşmüş bir anne ve minicik, korumasız bir varlıktır. Bu varlığı tek başına bırakacak olursanız, bir süre ağlayacak ve sonra ölecektir. Bütün bu korunmasızlık ve kolay incinebilirlik uzun yıllar etkisini ve gücünü korur. Hatta belli bir fiziksel kendine güven mümkün olsa bile, hala acınaklı bir şekilde incinebilir ve zayıf durumdayızdır. Ne kusursuz bir ebeveyn veya kusursuz bir eğitim sistemi, ne de kusursuz bir kültür veya toplum vardır. Biyolojik bir içgüdü ile doğarız ve fiziksel olarak hayatta kalma gereksinimi duyarız. Daha sonra temel psikolojik güdümüzü geliştirir ve kendimiz olma ve kimlik duygusuna ihtiyaç duyarız. Fiziksel ve psikolojik olan bu iki temel ihtiyaç duygusu acımasız dünyanın etkisi ile sürekli olarak karşı karşıya gelir ve birbirleri ile çelişir. Bütün insanlar, hepimiz, incinebilir ve yaralıyız. Hepimiz aynı durumdan dolayı acı çekeriz.

Ancak madalyonun acil bir tanım gerektiren bir başka yüzü daha vardır.

Görkemli yeteneklerimiz arasında hayatta kalmak ve mücadele etmekten başka kahramanca davranmak ve yaratmak gibi yetenekler de vardır. Hepimiz mükemmel birer yaşam sanatçısı, doğuştan birer maceraperestiz. Bizi besleyecek bir memeye olduğu kadar özgürlüğe de ihtiyacimiz var. Rahata ihtiyaç duyarız, ama meydan okuma ve zor uğraşlar da ararız.

Hayatta kalmak ve mücadele etmek için zırhdan savunma katmanları oluştururuz, doğduğumuz ilk günki gibi tehlikelere maruz kalırsak nasıl yaşarız diye. İlk incinebilirlik durumu hiçbirimizin korunmasız olarak hayatta kalmasına izin vermez. Freud anlayışından başlayarak yirminci yüzyılın psikoloji teorileri, yaralarımızın ve kendimizi savunmak için inşa ettiğimiz zırhın yaratılmasındaki bir çok dinamiği örnekleri ile açıklar. Yaralanmak ve zırh oluşturmak kaçınılmazdır.

Demek ki, yaşamaya çabalamaktan kahramanca davranmaya kadar geniş bir insan davranışı yalpazesi mevcuttur. İkisinin arasında kendi kültürlerimizi ve toplumla-rımızı yaratırız. Ve bütün bunların hepsi psikolojik yaralarımız ve incinebilirliğimizin üzerinde gerçekleşir.

Gerçekçilik Yaklaşımı

Manevi değişim ve hizmet şüphesiz olarak bu insani durumları tanıyıp kabul etmek ile başlar. Bilmek ve kabul etmek anahtar tutumdur. Kendimiz ile alakalı hiçbirşey “kabul edilemez” olmamalıdır. Hoş olmayan, karanlık, kurnaz, çirkin ve hatta hastalıklı olan her yönümüzü kabul edebilmeliyiz. Bütün bu yönlerimizi kabul etmediğimiz sürece, onları değiştirmemiz mümkün olmayacaktır. Kabul edemeyeceğimiz yönlerimizi değiştiremeyeceğimizden, ruhsal dönüşüm ve keşif sürecimiz daha en başından sakat olacaktır.

Bilmeye ve kabul etmeye açık bir tutum içinde olabilirsek, kendimiz hakkında herşeyi öğrenme cesaretini gösterebiliriz. Delphi’deki tapınağın girişindeki kendimizi, ruhumuzu tanımamız için bize cesaret veren “Kendini Tanı”sloganı kendimiz hakkında herşeyi – en karanlık ve en aydınlık bölgeleri – bilmek için bizi yüreklendirir. Böyle bir yürekliliğe ancak insan olmanın nasıl bir şey olduğunu gerçekçi ve eksiksiz bir şekilde kabul eden bir tutum ile ulaşabiliriz.

Bütün manevi kültürlerin içinde, sanırım, Tibet Buda-cılığı, insani durumları şaşılacak derecede iyi bir mizah anlayışı ve müşfik bir tutum içinde ve bütün gerçeklikleri ile en çok kabul edenidir. Evet, bir Tibet Budist’i gülümser ve tabii ki aynı sahnede korkunç bir ıstırap da vardır. Çok acı verici – gülümse, gülümse…

Budacı geleneğin o müthiş dini tasvirlerine bir bakın: Korkunç canavarlar, şeytanlar, ejderhalar ile kuşatılmış bir ortamda huzur içinde meditasyon yapan insanları far-kedersiniz. Genel olarak inanıldığı gibi bu şeytanlar dış dünyanın kötü baskılarını değil meditasyon yapan kişinin kendi karanlık yönlerini gösteren simgelerdir. Hiç bir şey inkar edilmemiştir. Şöyle bir açıklama ile başlayan harika bir Budist meditasyonu vardır: “Bedenim hoş olmayan şeyler ile dopdolu bir deri çuvaldır.” Daha sonra meditasyon yapan kişi bir kasap dükkanındaymış gibi organlarını sıralamaya başlar.

Bu yaklaşımdaki güzellik sadece gerçekleri kabul ediyor olması değil, kendi durumlarımızın gerçeği ile birlikte olmaya hevesli, farklı, hatta eğlenceli temel bir tutum içinde olmasıdır.

Evet, gerçekten de acı vardır. Evet, canımızı acıtıyor. Ama acıya karşı yaklaşımımız nedir? Ağlayıp, sızlayıp, ciyak ciyak haykırabiliriz. Duyarlı, duygusal ve duygular tarafından boğulmuş olabiliriz. Tabii ki kocaman bir gülümseme ile inkar bile edebiliriz. Veya duygulara takılıp kalmayan, ama anlayan bir hoşluk duygusuyla görüp kabul de edebiliriz insani durumları kabul ederken, merhameti de öğrenmeye başlayabiliriz. Ve merhamet, diğer insanların sorunlarıyla ilgilenmek ile değil, kendi psikolojik durumumuzun gerçekliğini kabul etmek ile başlar.




İsim: *

Mail: *

20 + 1 = ? (İşleminin Sonucu)