Daha İyi Yaşamak İçin ONBİRİNCİ KURAL

Kendinizle ve yaşamla dalga geçin. Bunu alay, ya da kendinize acıyıp yakınma şeklinde almayın. Daha çok, şu anın görünüşteki sefil yenilgisinde yeni bir bakış açısı kazanmanıza yardımcı olacak, bunalımlarınızı giderecek, acılarınızı dindirecek mucizevi bir ilaç, bir çözüm olarak düşünün. Açmazlarınızı dalgaya alarak kaygılarınızı, tasalarınızı, gerginliğinizi kovun gitsin. Böylece, zihniniz rahatlayıp, kesin çözümlere doğru yol alabilirsiniz. Hiç bir şeyi fazla ciddiye almayın.

Günlerin en perişanı, sizin kahkaha sesinizi duymamış gündür. Şen bir kahkaha her evde güneş ışığı gibidir. Hiç bir gününüzü, o keşmekeşle mücadele ettiğiniz günlerde bile, mutlu bir yönünüzü açığa vurmadan geçirmeyin. Hep gülün. Ne kadar kahkaha atarsanız, hayatınıza o kadar değerli dakikalar eklemiş olursunuz. insan, gülme yeteneği bağışlanmış tek yaratıktır; belki de dalga geçmeyi haketmiş tek yaratık. Kahkahaların en güzeli de, kendisiyle dalga geçecek kadar özgüveni olan insanlardan gelir. Bu nadir bulunan yetenek, insanın kendisine nesnel bir şekilde yaklaşma özelliğinin bir işaretidir. Bunu başarabilirseniz bütün kaygılarınız azalmış olur.

Evet, bu güç yaşam oyunundan kazançlı çıkmak için bir takım kurallar vardır. Fakat bunun sadece bir oyun olduğunu sakm unutmayın hiç birimizin fazla ciddiye almaması gereken bir oyun. Bu günden azıcık sevinç koparmayı beceremessek, elde kalan ne olur ki? Kendimizle dalga geçmek ve kesinlikle kendimizi çok fazla ciddiye almamak, yeniden ve yeniden öğrenmek zorunda olduğum bir oyun kuralı. Ne zaman biraz profesyonelce, ya da kendimi beğenmişçe hareket etmeye kalkışsam, ya da “ünlü yazar” rolüne uygun hareket etsem, Tanrı bir dahaki sefere doğru yola gitmem için hakettiğim bir düşüşü bana layık görür.

Atlanta yöresindeki radyo ve televizyonlarda yaptığım programlardan daha yeni dönmüştüm. İmza günü için, şehirden nerdeyse iki saat uzaklıktaki alışveriş merkezinde bulunan kitapevine doğru büyük bir Limuzin arabayla hemen yola koyulmuştum. Elimdeki programa göre, yolumun üzerindeki bir Hiristiyan radyo istasyonunu da ziyaret etmeliydim. Burada “Rahip John” adlı bir beyle otuz dakikalık bir canlı yayın programı yapacaktık.

Bir ara beyaz, boyası dökülmeye başlamış küçük bir külübenin önünde durduk. Sürücü yarı özür diler şekilde arkasına döndü ve “İşte burası efendim. Radyoevi” dedi.

Daha en üst basamağa ulaşmadan, ön kapı açıldı. Karşımda Rahip John duruyordu. Buluşacağım insandı. Çünkü beyaz elbisesinin göğüs cebinde süslü bir şekilde “Rahip John” yazısı işlenmişti.

” Naçiz evimize hoşgeldiniz” diye sarıldı bana. “Bu ne şeref.”

Daha önce oturma odası olarak kullanılmış, fakat şimdi elektronik araç gereçlerle, kaset ve teyiplerle dolu karmakarışık bir odadan geçtik. Rahip, bana en arka taraftaki “stüdyo”sunun yolunu gösterirken, bir taraftan da teyipten çalan ilahi seslerim duyuyordum.

“Biraz daha gideceğiz. Orada kendinize bir yer bulun ve rahatimza bakın?” dedi ev sahibim.

Rahip John boyasız masaya doğru eğildi. Masada bir kaç çiviyle tahtaya tutuşturulmuş, sağlamca yerine oturtulmamış bir mikrofon vardı. Cilasız masaya yaklaşırken, bir taraftan da, yayıncılarımın Fifhy Aven-vue’da lüks yaymevlerinde oturup yazarlarını nasıl sıkıntıya soktuklarım düşünüp düşünmediklerini aklımdan geçiriyordum. Birden, bütün şaşkınlığım içinde Rahip John masada benim tarafıma doğru mikrofona eğildi. O zaman anladım ki, tek bir mikrofon vardı ve bunu birlikte kullanacaktık. Parlak, pırıltılı, ışıltılı Atlanta Radyoevlerinde geçirdiğim günlerden sonra böylesi bir şanssızlık. Yine de, bu otuz dakikadan bir şeyler öğreneceğime kendimi inandırmıştım.

Bu gezide The Chirst Commission adlı kitabı tanıtıyordum. Rahip John, söyleşilerden önce söyleşi konusu kitabı bile okumayan diğer sunuculardan çok farklıydı. Hem kitabı okumuş, hem de her konuşmamız kesildiğinde dönüp baktığı defterine uzun anlaşılır bir soru listesi hazırlamıştı. Söyleşi gerçekten çok hoşuma gitmişti. Söyleşinin yaklaşık yarısına gelmiştik ki, öteki odadan gürültüyle telefon sesi gelmeye başladı.

Kuşkusuz, diğerleri gibi bu “stüdyo” ses geçirmez bir sistemle donatılmamıştı. Tam cevabımın ortasma rastlayan bu kaba telefon sesi kafamı alt üst etmişti. Soğukkanlılığımı toparlayana kadar düşünce akışımı tümüyle yitirmiştim.

Kahrolası telefon sürekli çalıyordu. Rahip John en sonunda sinirlendi. Defterine göz atıp, bir sonraki soruyu sordu ve hayretler içinde ona bakarken, döndü, masadan ayağını kurtardı, kalktı ve büyük bir olasılıkla telefona yanıt vermek için koşup, gözden kayboldu. Şimdi tek başıma masada konuşuyordum; hem de canlı yayındaki bir mikrofona. Çok yavaş ve oyalayıcı bir konuşmaydı. Bundan sonra rahip gelmezse ne yapacağımı bilmiyordum.

Nihayet tükenmiştim. Rahip John da ortalarda yoktu. Bunun üzerine harika bir şey yaptım: Uzanıp, rahibin defterini önüme çektim, soru listesinde parmaklarımı gezdirdim. En sonunda bir sonraki soruyu bulup, şöyle dedim, “Sayın Rahip John, sanırım The Christ Commissiorı kitabını yazmak için nerden fikir aldığımı merak ediyorsunuzdur?” ve işte böylece sonraki öndört dakikada kendi kendimle söyleştim!

Sonra birden omuzumda bir el hissettim. Konuşmacı ve sunucu rollerime kendimi öylesine kaptırmıştım ki, Rahip John’nun geldiğini bile farketmemiştim. Duvardaki kocaman saati gösterip, mikrofona eğildi ve şöyle dedi, “Bay Mandino, bu gün sizinle konuşmak büyük bir şerefti. Bu muşteşem kitabınız için başarılar dilerim. Yolculuğunuzun geri kalan kısmını sağlıcakla gidin. Tanrı sizi korusun.”

Düğmeye bastı; böylece “Nearer My God to Thee” program yaymı sona ermişti. Arkama yaslanıp yüzümü sildim. Kendimizle dalga geçmemizi isteyen

Daha İyi Yaşamak İçin ONBİRİNCİ KURAL_8.jpgDaha İyi Yaşamak İçin ONBİRİNCİ KURAL_21.jpgDaha İyi Yaşamak İçin ONBİRİNCİ KURAL_20.jpgDaha İyi Yaşamak İçin ONBİRİNCİ KURAL_5.jpg




İsim: *

Mail: *

15 + 6 = ? (İşleminin Sonucu)